Bir öğlen vakti ve Reiki ...

2004-04-12 20:19:00

İşyerlerini bilirsiniz... Öğlen vakti veya öğlen paydosu geldiğinde
işyerinizdeki yemekhaneye  o günkü yemeği beğenseniz de beğenmeseniz
de iner, ya sevdiğiniz bir yemeği yersiniz afiyetle, ya da
sevmediğiniz bir yemeği yemeye zorlarsınız kendinizi...

Yine o gün işyerinde çıkan yemeği beğenmediğim bir öğle tatiliydi...
İşyerindeki sevdiğim bir dostum ile çok kereler kararlaştırdığımız
halde işlerimizin yoğunluğu sebebiyle bir türlü
gerçekleştiremediğimiz “öğle paydosu kaçamağı”nı yapıp, dışarıda
yemek yemeğe karar  verdik...

Arkadaşımın ve benim keyfim yerindeydi... Arkadaşımın arabasına
bindik... Yeşilköy sahiline doğru yola koyulmuşken, daha Yeşilköy
sapağına gelmeden arkadaşımın cep telefonu çaldı... Telefondaki sesin
ağlamaklı olduğunu arkadaşımın konuşmalarından anlıyordum...
Arkadaşım, telefondaki sese “Sakin ol, sakin ol, sana yakınız, az
sonra yanındayız” diyordu...

Arkadaşım “Ertan ağabey, rica etsem çekinmezsen, sıkılmazsan sen de
gel lütfen, ben şimdi onunla nasıl başa çıkarım.. Baksana kendini çok
kötü hissediyormuş...” dedi... “Tamam, gelirim” deyip çok kısa bir
süre sonra telefondaki sesin evine ulaştık...

Gittiğimiz kişiyi arkadaşım çok iyi tanıyormuş... Yıllar süren bir
dostluğu varmış... Bana kısa kısa onun hakkında bilgiler veriyordu
daire kapısına çıkana kadar...

Kapıyı çaldık, kapıyı açan kişi, bizi görünce hıçkıra hıçkıra
ağlamasını kesmeden eliyle arkadaşımı içeriye buyur etti... Ben
arkadaşımın arkasında durduğum için beni görmüyordu,  beni görünce
çok şaşırdı tabii ki... Ben de kendimi oraya giden davetsiz bir
misafir gibi hissetmişken, arkadaşım ayaküstü ona durumumuzu
anlatıverdi... “Biz öğle tatili için çıkmıştık, senin telefonun
üzerine arkadaşımla yoldan döndük” dedi... Neyse şimdi her ikimiz de
içerideydik artık...

Bina eski bir bina olmasına rağmen, içerisi gayet düzgün
döşenmişti... Kapıyı açan kişi de gayet bakımlı görünüyordu... Onu
böylesine ağlatan sebep neydi ben de merak etmiştim fakat sesimi
çıkartmadan gözüme kestirdiğim karşımdaki ilk koltuğa oturuverdim..

Bir an oluşan suskunluğu arkadaşım bozdu... Beni yeniden
tanıttı...  “Ertan ağabey çok sevdiğim, candan bir ağabeyimdir, şayet
mahsuru yoksa onun yanında her şeyi anlatabilirsin” deyince ismini
daha sonradan öğreneceğim Emriye hanım başladı anlatmaya... Bir
yandan gözyaşlarını tutamıyor, bir yandan da elindeki mendille
yanaklarından süzülen gözyaşlarını siliyor, bir yandan da sol eliyle
çenesine dayamış başını tutuyordu... Hıçkırık sesinden ne dediğini
anlamaya çalışıyorduk...

“Çok sevdiğim arkadaşımla az önce bir telefon görüşmesi yaptım... Ve
onunla kavga ettik... Bana çok kötü sözler söyledi” deyince,
arkadaşımla her ikimiz “Ne var bunda, her an, her yerde insanlar
birbirleriyle kavga ediyorlar, daha sonra da belli bir süre küs
kalıp, yeniden barışıyorlar... Siz de barışırsırız, hadi kendine gel”
dedik.. Ancak anlattıkları tabii ki bununla bitmiyordu... Emriye’nin
telefonda kavga ettiği şahıs ile aralarındaki dostluk yıllar öncesine
dayanıyormuş.. Onunla tanıştığında o kişinin durumu epey bir
kötüymüş.. Ona yardımlar etmiş, vs.. vs.. uzatmayayım... Şimdi ise
Emriye’ye göre bir nankörlük olayı sergiliyordu...

Neyse kadının sakinleşeceği yok... Hıçkırıkları boğazını
düğümlüyor... Bir türlü ağlamasını susturamadığımız gibi, nefes alış
verişleri de gittikçe artıyordu.. Yarı uyanık, yarı baygın hale
girmişti.. Arkadaşım telaşlanıp, “Ertan ağabey ne yapabiliriz” diye
sorunca... Aklıma ilk gelen şey tabii ki Reiki oldu... “Şayet müsaade
ederse ona Reiki vereyim” dedim arkadaşıma... Arkadaşım, “Ağabey
çabuk ol, lütfen” dedi...

Emriye hanım, Reiki’nin ne olduğunu soracak halden çok uzaktı...
Kısaca, belli bir süre  Reiki verdim kendisine...  Reiki’yi alan
Emriye hanımın yavaş yavaş nefes alışverişleri normale girmeye
başladı, nabız atışları düzeldi... Baygın halden kısa bir süre sonra
çıkarak, gözlerini açtı ve dudaklarında hafif bir tebessüm
başlamıştı...

“Sizi de çok üzdüm, telaşlandırdım, kusura bakmayın” der gibiydi
gözlerinin içi...

Yaşı 55’e yakındı... Trabzonlu’ymuş... Çocuk yaşı sayılabilecek 13
yaşındayken ailesinin zoruyla bir cami imamıyla evlendirilmiş...
Eşiyle arasında yaşca epey bir fark varmış evlendiğinde... Üç oğlu
olmuş Emriye'nin fakat hiç üç çocuk annesi gibi de durmuyordu...

Eşini kaybedeli de epey bir zaman olmuş Emriye’nin... Eşini
kaybetmeden önce eşinden boşanmış.. Boşanma sebebi de, oğullarından
birinin evlilik yaptığı kızın annesiymiş.. Emriye ile kocasının
arasını açmış bu dünürü..

Emriye Hanım’ın kocası imamlığı bırakıp İstanbul’a yerleştikten sonra
müteahhitliğe başlamış... Yeşilköy semtinde epey bir apartman
yapmış.. Varlık içinde yüzüyorlarmış işler iyiyken.. Dünürü sebebiyle
kocasıyla araları açıldıktan sonra maddi durumları bozulmaya
başlamış...  Kocası sonra kendini içkiye, kumara ve gece hayatına
vermiş... Paralar suyunu çekmiş... Yoksulluk dönemleri başlamış...
Tam romanlara konu olabilecek yaşam hikayesini ve dahasını kısaca
anlatıverdi...

Derken konudan konuya geçerken  değişik bir şey anlatmaya başladı
Emriye hanım... Aslında içeriye girdiğimizden beri ve konuşurken bir
eliyle hep sol yanağıyla birlikte çenesini tutuyor ve sanki başını
dik tutmak için çaba sarfediyor gibiydi... Anlam verememiştim buna...

Kocası ölmeden 10 yıl önce bir gün Emriye Hanım’la tartışırken,
kadıncağızı epey bir hırpalıyor.. Kadının boynunu sakatlayacak
derecede hem de.... “Sanki boynum kırıldı zannettim o gün”
dedi... “Beni hastaneye de götürmedi... Bana eczaneden ilaçlar
aldı, ‘Al bunları kullan, iyileşirsin’ dedi... Yıllarca beni sokağa
çıkartmadı.. Ben boynumu hep böyle elle tutmak zorunda kaldım. Şimdi
biraz boynumu düzeltebiliyorum, ancak yine de dik tutamıyorum, sağa
ve sola çeviremiyorum” diye anlatmaya ve ağlamaya başladı...

O anlattıkça arkadaşımla gözgöze geliyor, anlatılan şeyler karşısında
üzüntümüzü belli etmemeye çalışıyorduk... Bu sırada içimden gelen bir
ses de ona yardımcı olabileceğimi söylüyordu...

“Emriye Hanım, şayet müsaade ederseniz, az önce yaptığım gibi size
Reiki verebilir miyim?” deyiverdim... Amacım boyun bölgesinin
durumuna bakmaktı... İçimde de iyileşebilir düşüncesi daha da
kuvvetlenmişti...

Emriye Hanım’ı salonun ortasında bir sandalyeye oturtup aurasını
düzelttikten sonra Reiki vermeye başladım.

Tüm bu olanlar bir saatlik öğle paydosumuzun ilk yarım saati içinde
oluyordu... Biz yemek yemeğe çıkmıştık oysa, ancak gideceğimiz yoldan
çevrilmiş,  buraya yönlendirilmiştik... Hani bir cümle vardır hepimiz
biliriz, “Kul bunalmayınca Hızır yetişmez” diye... Bunu kalbi temiz
kişiler zorda kaldıklarında ummadıkları yerden yardım görürler diye
biliriz... Biz de Hızır misali yetişmiştik oraya... O başına
gelenleri nankörlük olarak görüyordu ancak ben olaya hiç de o gözle
bakmıyordum.. Her olan olayda bir hayr aradığımdan, bu olayda da daha
ilk andan itibaren  o hayr’ı anlamaya ve çözmeye çalışıyordum... O
hayr çözülmüştü bile...

Neyse Reiki vermem bitince, sanki o yarım saat önce evine geldiğimiz,
ağlamaktan bizi dahi göremeyen kadıncağız gitti, yerine capcanlı
birisi geliverdi... Yüzü ve gözlerinin içi gülüyor, mutluluktan
uçacak gibiydi hali...

Bense o an sol eline dikkat ediyordum... Eliyle yanağını
tutmuyordu... Ben yanımda oturan arkadaşımın kulağına
eğilerek, “Yanağını tutmadığını bir farketse keşke...” dedim...
Arkadaşım da;

“Emriye, yanağını tutmadığının farkında mısın?” deyince... Emriye’nin
bir “A aaaa” deyişi vardı  ki... Bizi güldürmeye yetti... Evet aradan
geçen zaman içinde elini hiç yanağına götürmemişti.. Başını çok az da
olsa sağa çevirebilmeyi başarmıştı...

Arkadaşımla yine gözgöze geldik, konuşacağımız yerde gülümsüyorduk
birbirimize... Biz gülümserken Emriye hanım gözyaşlarını
tutamıyordu... Ona ağlamamasını, Reiki’ye güvenmesini,  onun  bu
enerjiye inancı sayesinde iyileşebileceğini anlatmaya çalışıyordum...

Ve ertesi günü yine öğlen paydosumuzda Reiki vermek üzere sözleşerek,
oradan ayrıldık arkadaşımla birlikte...

Dört gün üst üste  gidip gelmelerimiz sürdü...

Sevgili Emriye Hanım artık elini sol çenesine götürüp başını dik
tutmak için uğraş vermiyor... Bazı alışkanlık zor geçer derler...
Bunu yapabildiğini unutup, sol elini çene altına ister istemez
götürdüğünde başının dik durduğunun farkına varıp gülümsüyor artık...
Ve en önemlisi sağa doğru başını da rahatça çevirebiliyor...
Telefonda arkadaşının ona yaptığı kötü konuşmayı da unuttu gitti.. O
arkadaşıyla ilgili nankörlük düşüncesinin yerine, her yaşadığı kötü
bir olayın içindeki iyiliği de görebilmeyi ve bunun da farkındalığını
öğrenmiş ve yaşamış oldu...

O gün Emriye Hanım’la arkadaşı arasında o olay aralarında
gerçekleşmeseydi ve bizim de yemekhanede o gün güzel yemek olsaydı
tüm bunlar yaşanmayacaktı belki de... Ve benim de böyle bir deneyimim
olmayacaktı herhalde..

Her yaşadığımız iyi veya kötü olaylar bir tesadüf sonucu mu oluyor?
Yoksa her şey idari bir plan dahilinde mi yürüyor?  Emriye Hanım’ı
sağlığına kavuşturan şey kendine yapılan harekete duyduğu öfkenin
sonucu’muydu veya  nankör diye tabir ettiği kişinin ona yaptığı bir
iyiliği’miydi? Karışık bir polinom, düşününce çözümü çok basit
olan...

Üzülmek, öfkelenmek ve endişelenmemizin ve diğerlerinin de şu kısacık
yaşama katkısı var mı? Belki var, belki de yok... Her an Tanrı’nın
zengin hediyeleri için müteşekkir olmamız gerekmez mi, iyi de olsak,
kötü de olsak, hepimiz birbirimizin için görevli olduğunu unutmamakla
ve bunun farkındalığıyla yaşamakla...

Ertan Yurderi (Kocayürek, 12.04.2004)

26
0
0
Yorum Yaz