Gecelerini sabahlara muştulayanlara ...

2006-10-17 01:30:00

 

 

Bir yaz gününün rehavetinde yazılacak en güzel şey;  hiçbir şey yazmamak, yazmamaya takılmak olmalı aslında... Ancak kutsal görev işte... Birkaç satıra isimsiz yaşamlar sığdırıp, sayfalarda donduracağız düşüncelerimizi...

 

Aşağıda okuyacağınız yazı, yaşamını uykusuz gecelerde bir ekran, bir klavye, bir sandalye tepesinde sürdüren, gündüzünü ise uykuda geçirenlere ithaftır... Onlar kim olduklarını çok iyi bilirler...

 

Hep geceyarıları, geceyarıları hep yaşamanın adı; Belki de tadı... Uzak diyarlarda duyumsanılan yaşantılar, yaşanmış anlardaki anıların adı...

 

Uykusuz uykular, sevdasız türküler... Bilmem hangi şehrin geceyarılarını, bilmem hangi şehir geceyarılarına muştulamalar...

 

Düşünceler;  zihinden geçen yazılamamış tonlarca ağırlıktaki yazılar... Zihinlerde kurgulanan ve bitirilen yaşanmışlıklar... Bitmeyen düşünceleri, her biri ayrı başlayanlarıyla ardı sıra gelenleri yazamayışlar... 

 

Önünde duran klavyenin tıkırtılarıyla, beyaz bir camın ardını açmamaya sözverişe direnişler, açıp da sözler arasında kayboluşlar...

 

Ortalık çok sessiz... Sessiz ortalık ... Gecenin fısıltısı başlamış, binalar arasında esen rüzgarın tınısıyla...

 

Tek ses geliyor bir bilgisayar CD-Rom'undan çok uzaklardan ... Fahir Atakoğlu ve "Fikriye"si...

 

Tozlu şehir sokaklarında, az sonra, kayıp, yitip, gidecek yeni yaşantılar... Bu yitip gidene eşlik eden bir klarnet sesi duyuluyor, uzaktaki bir evin camından... Bu sesi duyan yüreklerde ise buruk bir acının senfonisi...

 

Hisler onlarca, belki yüzlerce, belki de tonlarca... Ancaaaa... Klavye üzerinde hiç gezinemez eller ve onunla dans eden parmakların ahengi... Kaskatı kesilmiştir çünki...İşte o AN'lar zor anlar, anlar ama bunu bir  tek "O" anlar... Ben/Sen döngüselliği başlar, sarmal sarmal, sarmallaşarak...

 

"Bir geçişten geçişler"i yazışlar, karıştırıp aklını geldiği gibi kaçışlar...Bu ne hüzündür, ne biçim kederdir, ne acı bir durumdur ki; bir adı,  bir tadı, onca hissi yok edişler... Anmayışı, aramayışlar...

 

Belki de sen, sadece sen... Belki de sadece ben, sadece ben... Sessizliğimizin tek sesi...

 

Ah o kafalar!.. Kafalarımız... Çıkartmalar, çarpmalar, bölmeler içinde en güzeli toplamalar, toparlanmalar .. ki;  bir "geçit" hikayesini anlatmaya söz verişlere yol açışlar... 

 

İşte yeniden ağırladım bu sonsuz geceyi yine seninle... "Ah gece ah" dedim... "Söyle bana... Hiç kurtuluşumuz yok mu seni sende yaşamadan varmak sabahların aydınlığına..."

 

Evet şu gece var ya şu miskin gece... Yürekleri sezdirmeden yoklamaya sebep hani... Yürekler ise biraz ürkek, biraz suçlu, biraz kaygılı... Böyle gördüm işte sonunda ve gecenin ayazında, kendimizin engellenemez paylaşım duygusunu...

 

Gün gelir belki yoruluruz, kendimizi de unuturuz hani... "Ben kimdim şu an unuttum bile" dediğiniz, iç geçirişleriniz...

 

İşte böyle bir gecede, geceye sordum.. "Ah gece, uykusuz geçirdiğim gece... Söyle bakalım bana... Seçemiyorum ya ne düşündüğünü?.. Nerem sana sürünse oram kararıyor... Yavaşça yayılıyor içimde simsiyah lekelerin... Damardan damara yaratmak ister gibi beni yeniden sabahlara erişlerin... Peki öyleyse: Sen kimsin? Neden muştuluyorsun kendini, tüm sabahlara..."

 

Yine sabah oldu, gün ağardı Tan yerinden... "Başlat"a uzandı bilgisayarların tüm imleçleri... Gecesini sabaha muştulayanlar ise, gündüz uykularına daldılar...

 

Ertan Yurderi, 24.07.2006, 02.39

10
0
0
Yorum Yaz