"Hep Aşk Vardı, Var Olacaktı"...

2001-12-08 03:04:00

İstanbul geceleri...

Bir başka renkli...

Bir başka sevecen...

Bir başka mutlu...

Bir başka huzurlu...

 

Aslında bir başka renksiz...

Aslında bir başka sevimsiz...

Bir başka mutsuz ...

Bir başka huzursuz ...

 

Yanıp sönen neonların gözalıcılığında, yanıp sönen hayatların öyküleri, çekilen çilelerin, ortak mücadelelerin öyküleri, hepsi vardır bu kentin içinde...

 

Yaşarsınız, her anı... İçinizde yaşatmak istediğiniz gibi... Gecenin alacalığında gezerseniz şayet, farklı hayatları ve anları kaydedersiniz hafızanıza... Yine yağmurlu ve soğuk bir gecenin başlangıcı...

 

Günlerdir dinmedi bu yağmur... Soğuk ve iç ürperticiliğiyle ıslatıyor her yeri ve üşütüyor... Geziyorum şehrin caddelerinde ve sokaklarında, yine, arabamla...

 

Şu an Kurtuluş semtinin ana caddesi üzerinden Pangaltı'ya doğru döndüm, trafik ağır ilerliyor... İnsanlar koşuşturmacalı telaş içinde...

 

Taksim istikametine dönmeme az kaldı... Döndüm...

 

Yine ağır ilerliyor trafik... Yeni bir çevre düzenlemesi çalışması... Trafiği aksatıyor...

 

Durduk...

 

Hiç ilerlemiyor trafik...

 

15 dakikadır aynı noktadayım...

 

Sağ tarafımda Kenter Tiyatrosu; "Hep Aşk Vardı" oyununu sahneleniyor...

 

Tiyatro önü kalabalık... Birazdan oyun başlayacak... Herkes en güzel dış görüntülerini giyinmişler, öyle gelmişler oraya...

 

Herkesin yüzünde tatlı bir tebessüm... Ya içleri?..

 

Kimbilir birazdan neler seyredecekler içeride... Ya sevinecekler, ya da üzülecekler... Neyse onları orada öyle kendi mutlulukları içinde bırakırken, bir şeyin farkında olduklarını hiç zannetmiyorum...

 

Az önce yanlarına iki eş güvercin kondu ve gezindi... Bir şeyleri paylaşıyorlardı birlikte... Ve minik bir kedicik de o güvercinleri gözlüyordu ... En sevimli haliyle... Caddenin ve kaldırımın yoğunluğuna rağmen, soğuğa ve yağmura rağmen...

 

Meraklandım... İzlemekteyim...

 

Tiyatro'nun sag tarafında bir kuruyemişçi var, çırağı dışarıya doğru leblebi kavuruyor...

 

Mis gibi koku oradan taa burnuma kadar geliyor...

 

- İnsem mi arabadan, alsam mı...

 

- Yok, ya şimdi trafik açılırsa... Arkadan gelenler korna sesleriyle, bu güzel sessizliği bozarlar...

 

- Neyse...

 

- O da ne? Bir naylon poşet havalandı kuruyemişçinin önünden.. O minik kedicik, poşeti kovalarcasına patileriyle yakalamaya çalışıyor...

 

- Rüzgar havalandırdı herhalde... İnanmıyorum... Az önce yerde gördüğüm iki güvercin... Her ikisi de birer ucundan tutmuşlar naylonun, aynı anda uçuyorlar... Naylonu onlar havalandırmışlar... Minik kedicik de aslında poşeti değil, güvercinleri kovalıyormuş...

 

- Ne yapacaklar acaba? Naylonu bıraktılar havadayken... Naylon rüzgarın da etkisiyle uçup, gözden kaybolup gitti... Minik kedicik kenar bir yere sindi, kulaklarını geriye attı, o minik sevimli sesiyle "mıkırık mıkırık" bağırmaya başladı... Aklı sıra "sizleri yakalarsam, bu akşam bana ziyafet var" demeye getiriyor galiba kerata...

 

Nasıl yaptılar bunu? Nasıl kaldırabildiler o koca poşeti? Hemen kuruyemişçinin önünde duran bir çuvalın üzerine kondular her ikisi de...

 

Cam buğulanmış göremiyorum... Bir dakika... Siliyorum camı daha iyi görebilmek icin...

 

- Ah canlarım, miniklerim benim... Çuvalın icinde mısır taneleri var... Nasıl da yemeye başladılar. Hiç ara vermeden... Minik kedicik de çuvalın üstüne atlamaya çalışıyor ama ufak olduğundan çuvalın yarısına kadar tırmanıyor, sonra düşme endişesi ile geriye atıveriyor kendini tombul haliyle...

 

Yoldan gelip geçenler farkında değiller, kuruyemişçi farkında değil, tiyatro önündekiler farkında değiller, öylesine bir saldırış var ki mısır tanelerine, hiç durmamacasına... Küçük kafaları bir inip bir kalkıyor... Kedicik ise bir türlü çuvalın tepesine tırmanmayı başaramıyor... Yarısına kadar gelip, tombul midesini daha fazla kaldıramıyor ve yere düşüyor... Hiç kimse farketmez inşallah, doyursunlar doyurabildikleri kadar karınlarını diye düşünürken, kuruyemişçinin çırağı fark etti bu sevimli hırsızlığı...

 

Çırak içeriye girdi, kuruyemişçiye bir şeyler söyledi... Birlikte çıktılar dışarıya, güvercinleri kovaladılar. Ve başka bir naylon poşet geçirdiler çuvalın üzerine... Demek ki biraz önce bizim acar hırsızların havalandırdıkları bu çuvalın naylon poşetiymiş...

 

Kedicik de kuruyemişçi ve çırağından kuvvet almış olacak, dayılanma hareketleriyle güya onlara yardım etmekte... "Bakın güvercinleri bu çuvalın başından ben uzaklaştırıyorum... Ben büyüyünce onları yakalarım, siz merak etmeyin" havasında mırıldanmakta...

 

Gülüyorum tabii ki... Bacak kadar boyuyla neleri beceriyor baksanıza... Tam güvercinler nereye gitti sorgulamasındayken... Tekrar iniverdiler çuvalın başına... Etrafında gezindiler... Biraz önce ne güzel karınlarını doyuruyorlardı... Hiç farkettirmeden... Tekrar naylonu açma çabalarına giriştiler... Bu sefer zor olacaktı.. Çünkü çok sıkı bağlamışlardı çuvalın ağzını naylonla... Minik kedicik de artık çuvalın başından ayrılmaz oldu... Koruyor ya orayı... Artık ona emanet o çuval... Görevini tam anlamıyla yerine getiren neferler gibi... Nöbetçi kesiliverdi bir anda...

 

- Bu trafik de hala açılmadı...

 

- Mis gibi de kokuyor leblebiler... İndim arabamdan... Leblebi kavuran çırağın yanındayım...

 

- "Şurdan 100 gram verir misin bana?"

 

Çırağı içeriye gönderdim... Mısır çuvalının sıkı bağlanmış poşetini çabucak el yordamıyla açıp, araladım... Kediciğin de başını okşadım. "Aferim, görevini iyi yapıyorsun.. Yapıyorsun da, ya o güvercinlerin karnı nasıl doyacak: Bırak doyursunlar doyurabildikleri kadar" der gibi gözlerinin içine bakıverdim... O da büyük bir keyifle nasıl da mırıldanıyor, ayaklarıma dolanıyor bir bilseniz... Çırak hemen bitiverdi yanımda...

 

-"Buyur ağabey leblebilerini..."

 

-"Sagol..."

 

Tekrar yönelirken arabaya, gözlerim iki güvercini havada arar oldu.

 

- Hehh!! İşte gördüm, yukarıda bir pencerenin yanında ikisi de... Oh hele şükür, ayrılmamışlar buradan...

 

Arabamdayım...

İki güvercin pencerede...

Minik kedicik çuvalın başında nöbet bekliyor...

İnsanlar tiyatronun önünde bekleşiyorlar...

Trafik hala ilerlemiyor...

Kuruyemişçi ve çırağı dükkanın içindeler...

Mısır çuvalı yerinde ve üstü yarı açık yarı kapalı...

 

Evvvvetttt... Beklediğim an yeniden geldi.. O iki sevimli yürek, iki güvercin yeniden iniverdiler çuvalın başına... Aralanmış naylon poşetin kenarından mısır tanelerini yemeye koyuldular... Bu arada ben de leblebilerimi... Minik kedicik de habire çuvala tırmanma çabasında... Ama başaramıyor... Dükkanın önüne gelip mırıldanıyor, ama ne çare... Anlatamıyor ki zavallı bu sevimli hırsızlığı... Görülesi şey değil... Bir tiyatro sahnesi sanki... Bir oyun da burada sergilenmeye başladı bile...

 

Kenter Tiyatrosu'nun kapısı açıldı herhalde, seyirciler de içeriye giriyorlar...

Kuruyemişçinin içi müşteri doldu... Hayırlı işler olsun onlara da...

 

Bu arada iki sevimli güvercin yemekten doymuş olacaklar ki, çuvalın başından ayrılmadan önce birbirlerini gaga sürtüşmeleriyle öptüler sanki... Bu akşamki yemeğimizi de birlikte paylaştık ve doyduk dercesine... Minik kedicik de güvercinlere doğru bakarak "mıkırık mıkırık" diye bağırmaktan bir hal oldu. Fırsatını bulsa, korkmasa, üstlerine atlayıverecek.. Ama o cesareti daha yok onda...

 

Sonra iki sevimli güvercin havalandılar, yukarıdaki bir pencerenin kuytu yerine doğru... Bir yuva görünüyordu, pencere kenarıyla, aşağıya inen yağmur oluğu arasında, çer çöple yapılmış.. Aşk yuvaları olacaktı... Sarmaladılar birbirlerini... Karınlarının tokluğuyla...

 

Tiyatroda da oyun baslamış olmalı... "Hep Aşk Vardı" ....

Ve Perde ....

 

Trafik açıldı...

 

Yola devam ediyorum... İçimde derinlemesine bir huzur... İki küçük sevgilinin de bu akşam karınları doydu...

 

Sevimli bir minik kedicik de görevini yerine getirmenin huzuruyla uykuya daldı. Aslında yaşanan "Hep Aşk Vardı" ve hep varolacaktı.

 

Ertan Yurderi, 8.12.2001, 03.04

9
0
0
Yorum Yaz